Category Archives: Genel

TAÇ

-Yaş kadının gözlerine değil
Saçlarına yaraşır-

Yağmur damlası kelebek
Kelebek sonbaharda yaprak

Yaprak kadına taç olur ancak

GECE

Asık suratlı bir camekan
Yüzümü ödünç alıyor
Birkaç adım ilerde
Çığlık atıyor köpekler
Dört ayağa
Ve bolca dişe
Değiyor karanlığın kanı

Usulca dönüyorum köşeden
Yine de
Kuytuların gözleri kamaşıyor
Kırmızı neon ışıklar
Islak sokağa dökülüyor
Kusmuk gibi
Kusmuk gibi
Karanlığın kanı

İnsanları görüyorum sonra
Camekanlardan ödünç almışlar yüzlerini
Sigara uzatıyorlar birbirlerine
Kokuyu bastırmaya kalkıyorlar
Köpekler çığlık çığlığa
Işıklara değmekten kaçıyorlar

YAZIK ZAMAN YAZILAN

Ne çok takvim yaprağı sararmış, düşmüş duvardan. Bir ada gibi kendimi –dört tarafım sevdalarla çevriliydi ya hani– ve orada sakladığım hazine sandığındaki şiirlerimi ne çok yalnız bırakmışım.

Ne zamandır kara –defterimdeki beyaz yaralara merhem– kurşun gibi düşmemişim o kağıttan denize.

Ücra köşelerimin çok bulutlu –ertesi sağanak– sızılarını nasıl da unutmuşum, soldurmuşum orada açan yaban çiçeklerimi.

Oysa ben  düşlerimi bedenime iliklemiştim. Donmayacaktım, en derin uykuya dalsam dahi.

(Hatta o düşlerden birinde, Ankara’nın puslu gecelerinden birinde ıssız ve izbe bir sokağın –soğuktan– titreyen lambası bile güneş gibi doğmuştu üzerime.)

Ne kadar boşa nefes almışım sigaramdan, kül olmuş, uçmuş, hasretten başka tüten hiçbir şey kalmamış ellerimde.

Ne çok üşümüşüm meğerse.

Zirveye ramak rakımlı bir sevdaya sevdadan düşmüştüm zamanında
Zamanında düşmeyi de iyi beceriyordum aslında
Newton’un kafasına düşen elma misali
Marifet mi pek bilinmez ama
Düştüğüm yer hep aynıydı zira

Evvelden şimdiye uzanır hikaye
De
Da
Malum
Noksan kalmış bir şiir daha
Anlayacağınız bir gol daha yedim
Yine tam noksana

Gerisi ve şiirin ismi
PALAVRA

DÜŞ

-I-

Gözü, sehpanın bir ayağının altına alelade sıkıştırılmış kağıda ilişti. Sehpanın sallanacak olmasından ziyade, o gazete parçasının orada durması rahatsız ediciydi. Kısa olan ayağı hafifçe kaldırıp, yedi defadan fazla katlanmayı denenmiş gibi duran kağıdı yavaşça eline aldı. Zaten oldukça eğreti duruyordu. Etrafına baktı, atacak yer bulamayıp ilk fırsatta uzaklaşmak umuduyla fakat, değerli bir şeyi saklarmışçasına cebine koydu. Serçe parmağının dışıyla sehpanın tozunu alıp, kahve fincanının altındaki hafif nemli, biraz da telveli peçeteden medet umarak sildi parmağını.

Geriye yaslanıp gözlerini kapadı. Duyduğu tıkırtı neydi?

“Akrep ile yelkovan ünlüdür de, saniye kolu değil midir tüm sesi çıkaran? Her şeyi zamanla ve zaman gibi yerinden oynatan? İnsanı hasret bırakıp, yalnızlığa mahkum kılan?” diye sordu kendine. Hikayelere, şiirlere mevzu olması gerekirken, hakkı yenen, zavallı(!) saniye kolu. Belki de koşar adım intikam almaya gidiyordu.

Sessizce gülümsedi, öyle gereksiz geldi ki düşündükleri.

-II-

Zaman gibi akan topuk sesleriydi şimdi de. Ritmik, bir sonraki adımı zaman olarak uzak, mesafe olarak yakın, bir çift topuk sesi…

Kafasını kaldırdı. Ne kadar tırmansa da ulaşamayacağı, onca buluta rağmen apaçık seçilen bir zirve gibiydi gözleri. Yine de umutla ayağa kalktı. İlkbahar yelinin kokusunu burnuna çalan bir çiçek gibi duruyordu şimdi de. Uzansa dokunacak, dokunsa kırılacak.

Narin elini bir kuşu tutar gibi tuttu. Elbette sıkamadı fakat fazlasıyla memnun olma zamanıydı.

Adı Düş’tü.

Kımıldasa, uçacak yaprak. Dudaklarına düşen bir kar tanesi. Fırtına sonrası pencereden sızan güneş ışığı…

Bir anda ne kadar çok şey anımsadı.

Anımsamak, gerçekle olan en sıkı bağdı.

Anımsamak, uyanmaktı.

-III-

Gözlerini açtı.

Sallanan bir sehpa, boş bir kahve fincanı, kirli bir peçete.

Tıkırdayan yalnız-ca- bir saniye kolu, geçen zaman ise sadece bir düştü.

Onun için gerçek, cebindeki gazete parçasındaki fotoğraftan ibaretti.

%d blogcu bunu beğendi: